arac sigorta gecikme cezasi ve ahilik ve insan bilgi
Buna benzer aykırı görünen bir görüş, yüzyıl kadar sonra, daha çok ekonomi ile ilgili bir eserde ortaya kondu. “XIX. asrın başında, Westminster hakimi Patrich Colquhoun (1745-1820) da, 1814 yılında yayınladığı ‘İngiliz İmparatorluğunun Nüfus, Servet ve Kudret Kaynaklarmm Tahlili*^cak, ba konuya girmeden önce, yine şimdiye kadar üzerinde pek durul-s olan bir konunun incelenmesi ve açıklanması gerektiği kanısındayız. "îıkandS' "Abı” “Ahî”, vb. konularında açıklama yaptığımız yerde, pek bilindiği üzere, "Âşıkpaşazade Tarihi”nde şöyle dendiğine değinmiştik; “Bu yadolu'da misafirler ve seyyahlar arasında dört tayfa vardır ki anılır. Biri ^lu Gazileri, biri Anadolu Ahileri, biri Anadolu Abdallan, biri de Anadolu Bafllan”.
İnsan zihni, ister istemez, şemalaştırmalar ile çalışır. Anadolu’da bu dört jnıp vardır ama, bunlann arasında Çin sedleri mi vardır? Hayır, yoktur. Aksine bu dört grup, temelde birdir. Bu birlik ve beraberlik; onların niteliklerinde lıemen görülmekle birlikte, Fütüvvet göz önüne alınırsa ve hele Fütüvvetna-melere bakılırsa; çok daha kolay anlaşılır.
Dört gruptan, Bacılar’da; erkeklerde de olduğu gibi, niteliklerin ortak olduğu bilinmektedir. Kalan üç gruba gelince: Gaziliğin temel niteliği nedir; Yiğitlik, Abdallığın; Ölçülülük. Ahiliğin: Çahşmak. Peki, bu nitelikler, sade-ceognıplaramı aittir, öbür gruplarda da yok mudur? Vardır. Örneğin bu gruplar ile birlikte burada anmamış olduğumuz; Doğruluk; kaçınılmaz olarak, her dört grupta da bol bol vardır, olması zorunludur.
Bu dört ilkenin, Sümerlerden, sonra da. Eflâtun’dan geldiği; bütün Fütüv-vetnamelerde de bulunduğu, birçoklarında da, ikişer ilkeye ayrılarak, sekize çıktığı bilinmektedir ve bu kitapta da ilgili bölümlerinde gösterilmiştir. Burada bu açıklamayı; bu bölümde andığımız bazı örnek kişiler için, olası “O Ahi değil, Gazi, o Abdal, o Bacı” gibi, bazı yanlış, daraltıcı kamları elden
dolu’nun çok önemli bir Ahiliği, Yiğitliği; İslâm tarihinin ilk yüzyıllanndjjj ^ Arabistan’da Fütüvvet ile birlikte ortaya çıkmış ve onunla birlikte. Tasavvuf,, büyük ölçüde başlatmış olan Melâmîlik’in, son derece özgün ve tüm tarihiıuk i yiğitlikler, kahramanlıklarla dolu olan; “2. Dönem Melâmîhği”dir. Aksaray® büyük bir değeri ve zenginliği olan Pîr Ali, Aksaray’lıdır. Üstad, A Gölpmai^ Melâmîlik konusundaki eşsiz eserinde onun için şunlan söylüyor;
“Melâmîlik, bu zatın zamanında bütün şa’şaasıyla intişar etmiş ve mumaileyhten (adı geçenden; sg) müteaddit zevat (pek çok kimseler; sg)ahziinabe eylemişlerdir (Melâmîliğe girmişlerdir). Müstakim ve La’bzadeler’e nazaıaj ‘eğer İbrahim Edhem hazretleri, fakirin zamamnda olaydı terki saltanata ma vermezdik. Kemâle erişip dünya ve âhiret sultam olurdu. Müridi sadikaterü saltanatı dünya lâzım değildir’ denniş.
Kendisine bazıları tarafından mehdüik iddiası isnat edilmişti. İhtimalkiPiı AJi, böyle bir iddiada bulunmuştu; fakat herhalde hükümete karşı bir kıyama niyeti yoktu. Böyle olmakla beraber İstanbuldan ahvalini teftiş emredilmişti. Müstaldınzade; mahkemede aleyhine şehadet edenlerin birini bir nazarla öldürdüğünü, diğeri de kayederek (kusarak; sg) ağzından levs (pislik; sg) geldiğini, bunun üzerine takibinden vaz geçildiğini yazmaktadır.
An ’aneye nazaran Kanunî Süleyman, Acem seferine giderken Aksaray'a uğrayarak Aziz ile görüşmüştü. Hattâ padişah, ‘Ben mehdiyim ve cenneto dört ırmağı bendedir demişsiniz’ deyince cevaben ‘Padişahım; şimdi zahnea mehdi sizsiniz. Cennetin ırmaklan cennete mahsus ise de insan, âlemi ekbeıin numunesi olduğundan ilim, marifet, aşk ve hakikat bu dört ırmak
w bizim muradumz kapımızın önünden geçen totlı su ve mevcuv»^. jüt ve baldır’ demiş ve padişaha su, süt ve bal takdim etmişti.
, jü, hamır ırmağı mesili olarak herhalde bağınız da vardır’ diye tariz bulununca Pîr Ali, Çuhadar Pertev Paşaya nazar etmiş. Paşa, cez-Pir Ali’nin müridi hassı olmuştu. Süleyman da Azize meftun olup ^seferden avdetinde (dönüşünde; sg) tekrar Aksaray’a uğrayarak İstan-1^, jimesini rica etmişse de Pîr Ali kabul etmemiş ve Süleyman, hiç olmaz-^û^lunun gönderilmesinde ısrar edince ‘Oğlumtm ismi İsmail’dir. Hak yolu-^^Tjtban olmaktan dönmez’ diyerek buna razı olmuştu.
nin Şakayık zeyline nazaran pir Ali 934 senesinde vefat etmiştir(..).
.jtialde ‘Derviş çelebi pir Ali Bahaeddin Halife 945 senesi Rebiul âhırında ,efat etmiştir. Kitabedeki (eski harflerle; sg) “essaid eşşehid” kelimeleri de ılilkaticaliptir (çekmektedir; sg). Acaba bunun pir Ali’nin an’anedeki Mehdilik jlıliası ile münasebeti var mıdır ve pir Ali, bu iddia, yahut isnat neticesinde şe-tıitmi edilmiştir? Şakayık ve sair kitaplarda bu hususta bir kayıt olmamakla tieraber “eşşehid” kelimesinin, bu kitabeye gelişi güzel yazılmayacağı kana-atındayız (..)”(162).
Akçakoca’daki AKÇAKOCA’yı. Hacı Bektaş-ı Veli Vilâyetnamesi şöyle anlatıyor: “Hünkâr, bir toplulukla Develi iline, seyrana vardı. O ilde Akçakoca ■ Sultan adında bir eren vardı. Bir gece, o erene konuk olup sohbet etmek iste-; di,bir adam gönderdi. Akçakoca’nın kötü huylu bir karısı vardı, gelen adama, i ne diye rahatsızlık veriyorsunuz, sizin elinizden rahatımız kaçtı, maksadınız ; Akça yı gömlekse varın bulun, burçak yolmadadır, buluşup görüşün, sonra ; yolunuza gidin, dedi.
Giden zat, geri gelip Hünkâr’a, kadının sözlerini söyledi. Hünkâr’ın da canı sıkıldı, maksadımız dedi, o erle birleşip konuşmak, o aklı kıt ve kötü huylu kadımn sözünden bize ne. Akçakoca’nın bulunduğu tarafa yöneldiler. Gelince i uördüler ki Akçakoca, iki büklüm burçak yolmada. Hünkâr’ı görünce karşıladı, hoş geldiniz Erenler Şahı dedi, lütfettiniz. Geldiniz, yoksa biz, buna değ-I mezdik; buyurun, eve gidelim, mübarek ayağınız, evimize bassın, didarınızla ! şeref bulalım.
Dervişler, birisi gitti, karınız razı olmamış dediler. Akçakoca, Erenler Şahı dedi, ben kırk yıldır o kancığın kahrını çekerim, siz de bizim hatırımız için bir , gececik dayanın.
Hünkâr, siz ihtiyarsınız dedi, iki büklüm burçak yolmak, size zahmet verir;
' sonra burçaklara döndü, burçaklar dedi, bir yere gelin. Oradaki burçakların hepsi, yerden çıkıp bir araya geldiler, yığıldılar. Akçakoca, Erenler Şahı dedi, lütfettiniz, bizi zahmetten
ulaştırın dedi. Köylüler içeri girdiler, gördüler ki kadın ölmüş, yıkannu^'"^ fene sanp namazını kılarak aldılar, götürdüler, gömdüler.
O gece. Hacı Bektaş, Akçakoca ile sohbet etti, ertesi günü yoij Karaöyük’e geldi”(*ö3)
Akşehir’de NASREDDİN HOCA. Nasreddin Hoca’yı da bir Ahi olj düşünüyorduk. Fakat değerli bilginimiz. Prof. Dr. Mikâil Bayram’m; 2j()| yılında yayınladığı, “Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren” ıj|| eserinde Nasreddin Hoca ile Ahi Evren’in aynı kişi olduğunu oldu^ güçlü bir biçimde göstermesi üzerine, şimdi biz de bu konudaki görüşiimûjı daha güçlü bir biçimde söyleyebilecek durumdayız. Ama önce, Nasrediı, Hoca üzerine Büyük Larus Ansiklopedisi’ne bir bakalım.
Ansiklopedi şöyle diyor: “fıkralanyla tanınan halk filozofu (Sivrihia, Akşehir, XIII. yy. ?).Yaşamı üzerine kesin bilgi yoktur. Yaşadığı zamanve yer hakkında, fıkralardan çıkarılan ipuçlarından ve halk arasındaki söylenüfe. den yararlanılarak bazı bilgiler elde edilmeye çalışılmıştır. Bu ipuçlannavt söylentilere göre, Sivrihisar’da doğup Konya’da öğrenim gördükten sonra Akşehir’de yerleşmiş ve orada ölmüştür, mezarı da oradadır.
Yaşamı ile ilgili söylentiler iki kümede toplanır: 1. 15. yy. başlannda Yıldırım Bayezit, Timur ve Karaman Hükümdarı Alâettin VIII zamanında yaşadığı. Bu söylenti, Evliya Çelebi’nin bir yanlışmdan doğmuştur. Timurik Nasrettin Hoca arasında geçmiş gibi gösterilen bir fıkranın, şair Ahmedî’yeail olduğu saptanmıştır. Ayrıca, Akşehir’deki türbesinde, Yıldırun Beyaat’m sipahilerinden birinin hicrî 796 (1393) yılında burayı ziyaret ettiği yazıbdıı, Oysa Timur bu tarihten 9 yıl sonra Anadolu’ya gelip Yıldırımla savaşını^to (1402). BöyJece, Evliya Çelebi’den doğan bu söylentinin doğru olmadığı ortaya çıkar.
2. Lâmıî’nin Letaifinde Nasrettin Hoca’nın şair Şeyyat Hamza ile çağdaş olduğunu gösteren bir fıkra vardır. Konya’da yaşayan bir söylentiye göre de,
ölümünü hicri 683 (1284-1285) olarak göstermektedir. Bu fıkralarda adı geçen Sultan Alâettin (Selçuklu hükümdarı iV (lük, 1249-1257) zamanında yaşadığı düşünülebilir. Bir de, da Hoca’nın km Fatma’nın mezartaşı bulunmuştur; taşın üzerinde-
I,7i7'dir(l326/27). Bu buluntular, Hoca’nın yaşadığı zaman ve çevre-I ‘‘’^ı'sıyukarı ortaya çıkarmaktadır.
" ’^nradan düzenlenen bazı şecerelerde, İstanbul’un ilk kadısı, ünlü bilgin lıisarlı Hızır Bey ile onun oğlu Tazarruname yazarı Sinan Pzışa (1440-1^5) Hasretlin Hoca’nın Torunlan olarak gösterilmektedir. Hoca’mn davra-ujlan ve sözleri halk arasında yüzyıllar boyunca ağızdan ağıza yayıldıkça, gerçek kişiliği de zamanla efsaneleşmiştir (..)”.
Pıof. Dr. Bayram’ın, yukarıda andığımız eserinde, Ahi Evren ile Nasreddin [((ica'nm aynı kişi olduğunu ileri sürerek, bunu ispatlamaya girişmesinden sona Prof. Dr. Ühan Başgöz’ün de konu ile ilgilendiğini, rahmetli Cemal ^ner’den öğrendim. Rahmetli Şener, ABD’deki Türk bilgine, eserden gön-jfimek için aracı olmamı istedi. Ben de isteği yerine getirdim, ama bu konu-ünn kaderinden mi bilmem, ne herhangi bir yanıt, ne de uzunca bir süre herhangi bir yerden bir ses duyduk.
Prof. Dr. Bayram bu eserinde; Ahi Evren Nasirüddin Mahmud el-Hoyi ile Nasreddin Hoca’nın aynı kişi olduğunu, adicirınm aynı olmasından, aynı dönemde yaşamış olmalarına, pekçok çeşitli özelliklerine, menkıbelerine, fıkra-ianna kadar, birçok yönden oldukça güçlü bir biçimde gösteriyor. Ahi Evren ile ilgili olarak da, bu konudaki temel kitaplcurında bile bulunmayan bazı çok önemli bilgiler veriyor. Bu bilgilerin bir bölümünden, ilgili yerlerde bu kitapta da yararlandık.
Eserin “Giriş” bölümünde, Nasreddin Hoca’nın kimliği konusunda, daha önceki başansız bazı çalışmalar ile birlikte, kendisinin, Ahi Evren konusunda,
1978 yılından bu yana yaptığı çalışmalara ve bazı yayınlara değindikten sonra, bu çalışmalannm sonucu olarak şöyle diyor:
“Artık Ahi Evren ve Ahilik üzerinde çalışan herkes, onun hakkındaki efsanevi bilgileri terk etmiş durumdadır. Fakat bütün bu çalışmalarıma rağmen, bu güne kadar bu alanda çalışanlardan şunu bekledim ve hâlâ da bekliyorum; Selçuklu devri kültür ve medeniyeti üzerinde çalışan tarihçiler, sosyologlar ve batta siyasî tarihçiler, bu alana yönelsinler ve benim referansım olan eserleri ve arşiv belgelerini kullanarak, Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’daki sosyal, kültürel, fikrî ve siyasî yapılanmaları yeniden ele alsınlar ve bu yeni bilgi ve belgeler ışığında bu devrin çeşitli meselelerine yorumlar, açıklamalar getirsinler; çünkü bu konu, benim gibi onlarca kişinin mesaisini dolduracak kadar geniş ve çok yönlüdür.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder